Kaleme alındığı tarihten günümüze kadar halkımız arasında büyük bir iltifata mazhar olan, elden ele dolaşan ve dillerde söylenen Mevlid'le, Efendimizi hep şiir tadında okudunuz, dinlediniz. Mevlid'de Efendimizin doğumunun anlatıldığı yeri bir de düz yazı olarak okumak ister misiniz?
Peygamberimizin doğumu Mevlid'de nasıl anlatılıyor?
Peygamber Efendimiz dünyaya nasıl geldi?
Önümüzdeki pazartesi günü Peygamber Efendimizin doğum günü, yani mevlid kandili. Biz de bu vesileyle halkımız arasında "mevlid" olarak bilinen Süleyman Çelebi'nin Vesîletü'n-Necât isimli eserinde Efendimizin doğumunu anlattığı yeri düz yazı halinde sizinle paylaşmak istiyoruz.
Süleyman Çelebi Sevgili Peygamberimizin doğumunu heyecanlı bir üslupla şöyle anlatıyor:
Peygamberimiz, Âmine Hatun'dan dünyaya gelmiştir. Fakat onun doğuşu, sedeften bir incinin doğuşu gibiydi. Âmine Hatun, Abdullah'tan hamile kaldıktan sonra günler, haftalar geçti, Rebiûlevvelin on ikinci gecesine ulaşınca insanlığın en hayırlısı dünyaya geldi.
Annesi o sırada güneş pervanesi gibi bir nur gördü. Sanki güneş o nûra pervane olmuştu. Ansızın parlayan bir şimşekten çıkan nur (ışık) göklere dek tüm cihanı aydınlattı. Gök katları açıldı. Karanlık kayboldu. Ellerinde bayrak taşıyan üç melek göründü. Biri Doğu'ya, biri Batı'ya, diğeri de Kâ'be'ye bayrakları diktiler. Bu esnada melekler gökten saf saf inip Hazreti Muhammed'in doğduğu evi ziyaretle etrafında dönüyorlardı. Ardından yüzlerinde parıldayan nurlarla etrafa ışık saçan hûrîler bölük bölük akın ettiler.
MUSTAFA'YI MÜJDELEDİLER
O sırada havaya bir melek tarafından çok kıymetli, göz alıcı kumaştan mamul bir döşek döşendi; Âmine, gördüklerinden hayret içinde kalmıştı.
Bunun peşinden ilginç bir gelişme daha oldu; duvar yarılmış, arasından üç hûri Âmine'nin yanına gelmişti, bunların ilk ikisinin Âsiye ve Meryem olduğu da söylenmiştir. Bunlar selâm verip yanına oturdular ve Mustafa'yı müjdeleyerek şöyle dediler:
- "Yaratılıştan bu yana senin oğlun gibi bir oğul cihana gelmiş değil, Yüce Allah hiçbir anneye bu değerli oğlun benzerini vermemiştir. Bil ki sen bu oğulla büyük bir devlete (nasibe) eriştin. Çünkü senden doğan bu oğul, sîmâca ve ahlâkça insanlığın en mükemmelidir. Bu doğumla gelen yavru, Allah tarafından kuluna ihsan buyurulmuş ledün (İlâhî sırlara ait gayb) ilminin sultanıdır; o, tevhid ve irfanı cihana yayacak olandır, gezegenler onun aşkına dönerler, insanlar ve melekler onun yüzünü görmek hasretiyle yanarlar, onu görmeye özlem duyarlar."
Bu gece şan-şeref sahibi Mustafa hürmetine âlemlerin nurlandığı, dünyanın cennete dönüştüğü, Hak Teâlâ'nın hikmetinin bol bol indiği, gönül ehlinin şenlendiği, gönül dostlarının canlandığı bir gecedir.
O, ÂLEMLERE RAHMET
Muhammed Mustafa (aleyhisselâm), âlemlere rahmet olduğu gibi günahkârlara da şefaatçidir. Âmine, insanların en hayırlısı olan Hazreti Muhammed Mustafa'nın doğumu vaktinin geldiğini haber verdiğinde, hararetten iyice susamıştı. Kendisine cam kâsede şerbet sundular. Onu içince bedeni sanki nura dönüştü, kendisini nurdan fark etmiyordu. O sırada süzülerek bir ak kuş yanına geldi, sırtını kuvvetle sığadı ve son dinin sultanı o saatte dünyaya gözlerini açtı. O anda gökler ve yer nur ile dolup taşmıştı.
Gözümüzün nuru, gönlümüzün süruru Hazreti Muhammed Mustafa'ın (sallallâhu aleyhi vesellem) doğumu millî tarihimizde gerçekten de bundan daha güzel, daha heyecanlı anlatılmış değildir. Anlamına erdiğimiz Velâdet Bölümünü bir de Süleyman Çelebi'nin kaleminden bu gözle okuyalım/dinleyelim:
Âmine Hâtun Muhammed ânesi
Ol sadefden toğdı ol dür dânesi
Çünki Abdullah'dan oldı hâmile
Vakt irişdi hefte vü eyyâm ile
Hem Muhammed gelmesi oldu yakîn
Çok alâmetler belürdi gelmedin
Ol Rebiül evvel âyı nîcesi
On ikinci gîce isneyn gîcesi
Ol gice kim doğdu ol hayrul beşer
Ânesi anda neler gördi neler
BİR SORU-BİR CEVAP
Şeytanın yaratılmasına ve insanları yoldan çıkarmasına niçin izin verilmiştir?
Soru: "Geçenlerde bir arkadaş grubuyla muhabbet ederken aklımıza şu soru takıldı: Allah şeytanı niçin yarattı da insanın başına bela etti? Herkes kendi bilgisi dâhilinde bir şeyler söyledi. Ben de bu soruyu size sormak istedim. Cevabınız için şimdiden teşekkürler." Ahmet Faruk Yılmaz
Sevgili okur, çok geniş izahı yapılabilecek sorunuza ana hatlarıyla şöyle cevap verilebilir:
1. Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının bir hikmeti ve anlamı kalmazdı. Çünkü Allah'ın (c.c.) asla günah işlemeyen ve şeytanın kötü telkin ve sinyallerinin etkisi altında kalmayan melekleri sayısızdır. Allah (c.c.) insandan farklı olarak bitkileri ve hayvanları yarattığı gibi, ilâhî sanatlarını meleklerden farklı şekilde aksettiren aynalar olarak da insanları yaratmayı istemiştir. Yarattığı bu insanların gizli yeteneklerinin ve kabiliyetlerinin gelişmesi için de, insanın karşısına insanı tahrik ve teşvik unsuru bir terakki zembereği, sıçrama rampası koymak dilemiştir.
İşte şeytan insanın rakibi ve düşmanıdır. Hedefe varabilmesi, başarı kazanıp, ödül kazanabilmesi için, insanın peşini bir an için olsun bırakmayan bu ezelî rakibini geride bırakması, yenmesi ve sürekli ileriye hamle yapması gerekmektedir. Değilse kendisine bir tahrik ve teşvik unsuru rakibi ve düşmanı olmazsa, yarış yapması ve yeteneklerini geliştirmesi mümkün olmadığı gibi kabiliyetlerini geliştireceği ortamı bulamayacak ve körelip gidecektir.
2. "Şer olan şeytanın yaratılması değil, ondan gelen sinyallere uyup, onun komutunu dinlemek, onun suyuna girmek, onun kötü telkinlerine esir olup, şer kazanmaktır." Nasıl her hangi bir cinayette asıl sebep olan bıçağın veya silâhın yapılması değil, belki bazı insanların bu aletleri kötü yolda kullanmalarıdır. İşte bu örnekte olduğu gibi insandaki nefis daima cinayet ve günahlara meyleder. Nefsin emrine girmiş irâde, şeytana ait telkinlerle bazı kötülüklere yönelir. Bunun gibi, kötü sonucun esas sebebi şeytan değildir. İnsanlar şeytan var diye değil, kendi irâdeleri ile kötülük yapmaktadırlar. Çünkü şeytan olduğu halde birçok insan kötülük yapmamaktadır.
3. "Allah (c.c.)'ın yaratması, genel sonuçlara ve yararlara bakar." İnsan, her şeyi kendi dar anlayışında; kendi lehinde ve aleyhinde olmasına göre değerlendirme eğilimindedir. Örneğin ateşe elini soktuğunda eli yanar, bunun için ateşe tamamen zararlıdır denebilir mi? Hâlbuki ateşi insanlara zararlı ve şerli yapan bizzat insanlardır. Bunun gibi bazı küçük zararları olsa bile, insanlar umûmî neticelerine bakıp, ateşin yararına ve gereğine hükmederler.
İşte çok büyük ve kapsamlı sonuçları bırakıp da, küçük bazı zararlara sebep oldular diye ateşi, elektrik veya yağmuru olmasalardı deniyor mu? Bunun gibi "neden şeytan var" da denemez. Askerler ölüyor diye askerlik mesleği kaldırılıp, vatan savunması için savaşa gidilmesin mi? Bu örneklerde olduğu gibi şeytanın yaratılmasının insanlar için şer olduğunu söylemek doğru bir anlayış olmaz.
TEFEKKÜR ATLASI
Bu nasıl tesadüf olabilir ki?
Bilindiği gibi ışık saniyede üç yüz bin km yol kat ediyor. Yani bir saniyede dünyanın etrafını yedi defa dolaşıyor. Kâinatın boyutlarına bir göz atarsak hayretimiz katlanarak artacaktır. Çünkü Galaksimizin çapı yaklaşık 30 bin ışık yılıdır ve kendi yörüngesi etrafında 200 milyon ışık yılında dönmektedir.
Bu galaksinin dışında milyonlarca galaksi daha vardır. Hepsi muazzam suretle birbirinden kaçıyor gibi dönüyor. Teleskopla dört yönümüze bakıp kâinatın ölçüsünü vermek istersek en az iki milyar ışık yılı uzunluğunda olduğunu söyleyebiliriz.
Acaba bizler füzeleri uzaktan kumanda eden bir kuvvetin tesirlerini son derece net bir şekilde görüp kabul ederken güneş ve bütün yıldızları ve de atomları boşlukta pervane gibi dolaştıran Kudreti nasıl inkâr edebiliriz? Bazen ufacık füzelere hâkim olamazken o muazzam büyüklükteki yüz milyarlarca kütlenin en ufak bir hata dahi yapılmadan gezdirilmesine nasıl tesadüf diyebiliriz?
BİR DUA
Maddi-manevi sıkıntılarımı gider ya Rabbi!
Allah'ım! Yaptığım işlerin yanlış anlaşılmasından ve haksızlığa uğramaktan, haksızlık etmekten Sana sığınırım. Çalışmalarımın sonucunu hayırlı eyle, onların hep hayırla devam etmesini nasip et. Beni aileme, ülkeme, milletime ve insanlığa faydalı bir insan eyle. Dünyada ve ahirette en güzel nimetlerinde sevindir. Maddi-manevi sıkıntılarımı gider.
ÖRNEK HAYATLAR
Ayranın yok içmeye, at ile gidersin su içmeye!
At eski zamanlarda insanların en yakın dostu ve vazgeçilmez yardımcısıymış. At sahibi olmak da öyle kolay değilmiş.
Günlerden bir gün fakir bir adam toprağındaki arpayı yolmaktaymış. Onun da iyi-kötü bir atı varmış. Bir gün öğle yemeği yerken bir dostu gelmiş. Sofrada bulgur pilavı varmış. Yanında bir bardak ayran bile yokmuş.
NEREYE GİDİYORSUN?
Adam yemekten sonra atı hazırlamış.
- Nereye gidiyorsun, diye sormuşlar.
- Tarlanın üst başında su testisi kaldı, su içip geleceğim, demiş.
Az önce kuru pilava kaşık sallayan adamın su içmeye bile atla gittiğini gören dostu,
- A dostum demiş. Seni anlamak güç iş. Ayranın yok içmeye at ile gidersin su içmeye.
Bu deyim "durumu olmadığı halde hali vakti yerindeymiş gibi bol keseden atmayı" ifade eder. İçmeye ayranı olmayıp da atla su içmeye gidenlerin kulakları çınlasın!
HAZIRLAYAN: Ali İhsan ER